Bana Arkadaşını Söyle
Evet, böyle yaygın bir kanı var. Arkadaş çevren tam olarak seni yansıtır. Bu yaklaşım genellikle kişisel gelişim konuşmacısı Jim Rohn’a atfedilir:
“En çok zaman geçirdiğiniz beş kişinin ortalamasısınız.”
“You are the average of the five people you spend the most time with.”
"İnsan, çevresindeki beş kişinin ortalaması mıdır?" İlk duyduğunuzda size biraz iddialı gelebilecek bu çıkarım derinlemesine düşündüğünüzde hiç de yanlış bir ifade değildir. Bu söz, çevremizin karakterimiz ve hayatımız üzerindeki etkisini çarpıcı bir şekilde anlatır. Elbette burada sözü edilen ortalama matematiksel bir hesap değildir. İnsanların düşünme biçimlerinden, alışkanlıklarından, hayata karşı tutumlarından ve hatta kullandıkları kelimelerden farkında olmadan etkilenmemizi ifade eder. Sürekli şikâyet eden insanların arasında kalan biri zamanla dünyaya daha karamsar bakmaya başlayabilir. Buna karşılık üreten, öğrenen ve çözüm arayan insanlarla birlikte olan kişi de benzer bir tutum geliştirebilir.
Bu durumu çocuklarınızın üzerinden daha kolay anlayabilirsiniz. Bir çoğumuz yeni bir çevreye girene kadar akıllı-uslu davranan bir çocuğun bir anda yaramaz, saldırgan veya beklemediğiniz davranışlar göstermesinden şikâyet eden ebeveynlerle karşılaşmışsınızdır. Ağzından kötü bir kelime geçmeyen bu çocuk bir anda gün yüzü görmemiş küfürler etmeye başlar. Bunun tam tersi de söz konusu olabilir. Yani hiç ders çalışmayan, kitap sayfası açmayan bir çocuğun bir anda derslerine yoğunlaşması hatta kötü not aldığında üzülüp daha da içine kapanan öğrenciler olmuştur. Ancak notları iyileşmeye başladığında onu mutlu görürüsünüz. Kısa sürede oluşan bu değişimin nedeni nedir? Tabii ki arkadaş çevresi içinde haylazın veya çalışkanın daha çok rağbet gördüğü bir ortama gören çocuk hemen yeni ortamın normallerine doğru yaklaşmayı tercih etmiştir.
İnsan kendisini bağımsız kararlar alan, tamamen özgün bir birey olarak görmek ister. Oysa günlük hayattaki birçok davranışımız, içinde bulunduğumuz sosyal çevre tarafından şekillenir. Ne kadar çalıştığımızdan sağlığımıza gösterdiğimiz özene, para harcama biçimimizden insanlarla kurduğumuz ilişkilere kadar pek çok konuda yakın çevremizin görünmez etkisini taşırız. Bir grubun içinde normal kabul edilen davranışlar, bir süre sonra bizim için de normalleşir. Ancak bu söz, çevremizdeki insanları yalnızca başarılarına, gelirlerine veya toplumdaki konumlarına göre seçmemiz gerektiği anlamına gelmemelidir. Bazen hayatımıza en büyük katkıyı, bize benzeyenler değil, farklı düşünenler sağlar. Bizi her konuda onaylayan insanlar rahat hissettirebilir; fakat gerektiğinde yanlışlarımızı söyleyen, düşüncelerimizi sorgulatan ve bize başka pencereler açan insanlar gelişimimiz açısından çok daha değerlidir.
Burada asıl mesele, görüştüğümüz insanların sayısı değil, üzerimizde bıraktıkları etkinin niteliğidir. Kimin yanında daha cesur, daha üretken ve daha iyi bir insan olduğumuza dikkat etmek gerekir. Bazı ilişkiler insanın enerjisini azaltırken bazıları ona yeni hedefler kazandırır. Bu nedenle zaman zaman çevremize bakıp şu soruyu sormak yararlı olabilir: Birlikte olduğum insanlar, olmak istediğim kişiye yaklaşmamı mı sağlıyor, yoksa beni olduğum yerde mi tutuyor?
Sıkça bu soruyu kendime sorarım. Çevrem hayata bakışım açısından beni aşağı mı çekiyor yoksa yukarı çıkmama destek mi oluyor? Burada önemli olan herhalde nasıl bir ortamda veya çevrede yaşadığımız diye düşünüyorum. Bazen doğduğun yer kaderindir ifadesi de bana çok doğru gelir. Bu lafı biraz daha geliştirip sadece doğduğun yer değil yetiştiğin yer de kaderini belirlemektedir diye düşünüyorum. Bu çıkarımı yapacak tecrübelerimi en çok üniversite yıllarımda edindim. Daha önceki yazılarımdan birinde üniversite yıllarımdaki öğrenci yurduna yerleştirilme hikayemi anlatmıştım. Yaşadığım birçok zorluk sonrasında nihayet bir öğrenci yurduna yerleşebilmiştim. Benim için çok yeni bir tecrübeydi. O güne kadar ailemden sadece spor karşılaşmaları için kısa süreliğine ayrıldığım deplasmanlarda veya kamplarda uzak kalmıştım. Ama bu yeni durum benim için çok farklı bir deneyime dönüşüyordu. Yatma-kalkma saatleri, yemek alışkanlıkları, ders çalışma saatleri veya şekli hepsi birer birer yeni alışkanlıklara evirildi. Bunda kuşkusuz orada tanıştığım yeni çevrenin büyük etkisi vardı. O dönemde beni en çok etkileyen veya kendimi eksik hissettiren şey politik konulara olan uzaklığımdı. Orada yaşça benden büyük yurt arkadaşlarımın birçoğu Anadolu'nun dört bir köşesinden çıkıp İstanbul'a gelmiş kişilerdi. Kimi aşırı milliyetçi, kimi aşırı muhafazakâr (hatta bazıları yobaz denebilecek kadar uçlarda), kimiyse tam tersi bir kutupta yani sol görüşteydi. Kendi aralarında konuşurlarken tartıştıkları konularda isimleri geçen siyasetçi veya felsefecileri, kavramları ömrümde hiç duymamıştım. Ben 1980 sonrasında, aşırı apolitik bir ortamda yetişmiştim. Yani düşünmenin, görüş bildirmenin, sorgulamanın yerine bu tip mevzulardan uzak kalan kabullenici ve uyumlu olmaya zorlanan bir jenerasyonun ilk üyelerindendim. İzmir'de benim için varsa yoksa futbol, spor ve sosyal hayat ön plandaydı. Halbuki yurttaki arkadaşlarımın üzerinde düşündüğü ve derinlemesine tartıştıkları çok karmaşık konular vardı. Bende bu diyalogların arasına girebilecek bir altyapı, entelektüel seviye yoktu. Bir diğer konu da Anadolu'dan gelen birçok arkadaşın, özellikle alevi arkadaşların inanılmaz derecede müzik enstrümanı çalabilme yetenekleriydi. O zamana kadar ben bağlamayı bir enstrüman olarak ancak televizyonda, TRT Türk Halk Müziği programlarında görmüştüm. Şimdi hatırlıyorum onlar ranzalarında sazları eşliğinde yanık yanık Anadolu türkülerini söylerken ben kendimi ne kadar da eksik ve yabancı hissetmiştim.
Kuşkusuz bu eksikliğimin yetiştiğim çevreyle ve aileden aldıklarımla ilintili olduğunu söyleyebilirim. O dönemde okuduğu kitapları tavan aralarında saklayan, bıraktığı bıyığın veya giydiği kıyafetin dahi siyasi yönden kendini ifade şekli olarak sorgulandığı bir nesil - doğal olarak - çocuklarını bu tip karmaşalardan uzak tutma kaygıları ile büyütüyorlardı. Herhalde kırsalda bu baskı biraz da azdı veya oradaki kültür bu baskılara daha az boyun eğiyordu ki oradan gelenlerin hayat görüşleri bizlerden çok farklıydı. Aynı yaşta olduğumuz halde ülkenin farklı yöresinden gelen iki gencin hayata bakış tarzları arasında ciddi uçurumların olduğu bir dönemi gördük, yaşadık. Ben onlardan çok etkilendim. Üniversite sonrasında geri döndüğümde artık farklı bir hayat görüşü ile şekillenmiş bir hayat sürmekteydim. En azından artık vizyonum değişmişti.
İçinde bulunduğumuz durumu yakınımızdaki dostlarımız ortalaması üzerinden değerlendirmek bu noktada tam doğru doğru olmayabilir. Belki de insan yalnızca çevresindeki beş kişinin ortalaması değildir. Aynı zamanda okuduğu kitapların, dinlediği fikirlerin, izlediği hikâyelerin ve kendisiyle kurduğu iç konuşmanın da bir sonucudur. Çocuklardan verdiğim örnekler veya bizzat kendi üniversite yıllarımdaki öğrenci yurdu deneyimlerim sadece dostlarımızın değil genel olarak çevremizin de bizi şekillendiren ana unsurlardan biri olduğunu gösteriyor. Kişiliğimizin ve davranış şekillerimizin gelişiminde yakın çevremizin etkisi küçümsenemez. Çünkü insan çoğu zaman, farkına varmadan en çok kimlerle yürüyorsa onlara benzemeye başlar.
Bu konu üzerinde yorum yapmaya oldukça açık bir tartışma konusu. Birçok dostumun da söylediği gibi çevremizdeki insanlar ya bizi daha yukarılara itiyorlar ya da daha da aşağılara çekiyorlar. Bu etkenler içinde negatif olan unsurlardan uzak durabilmek veya her açıdan mutlu edenlerle yola devam edebilmek tamamen bizim elimizde. Burada her açıdan derken; entelektüel seviyenizi zorlayan, düşündüren, kendi özeleştirinizi yapmanıza yardımcı olan dostlarınızla yola devam etmeyi ifade ediyorum. Her zaman huyunuza, suyunuza giden yapmacık dostluklar yerine düşüncelerinizi sorgulatan, sizi daha iyi ve donanımlı bir kişi yapabilecek gerçek dostlarımızın sayısını arttırmalıyız.
Bazen en doğru kararlar en sert ama sert olduğu kadar da yapıcı olan tartışmaların ışığında alınır. Sizi her zaman üst seviyeye taşıyabilecek gerçekçi ve sizi düşünen dostlarınız olmalı. Aynı şeyleri düşünmeyebiliriz. Bizleri zaten farklı yapan da budur. Zıt kutupların çarpışmalarından oluşan yıldırımların beyninizin ihtiyaç duyduğu enerjiyi üretmesi dileklerimle.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.