Görmediklerimizin Anlattıkları
Bu hafta kısa bir süre önce katıldığım bir toplantıda İkinci Dünya Savaşında geçtiği anlatılan bir deneyim üzerine yazmak istedim. Geçmişte yaşanan bu deneyimin kuşkusuz bugün hayatlarımıza bir yansıması var. Tabii ki anlayana…
İkinci Dünya Savaşı sırasında, görevden dönen savaş uçaklarının üzerindeki mermi izleri incelenmiş ve uçakların hangi bölgelerinin daha fazla zırhla güçlendirilmesi gerektiği araştırılmıştı. İlk bakışta mantıklı görünen yaklaşım, en fazla mermi deliğinin bulunduğu bölgeleri korumaktı. Ancak matematikçi Abraham Wald önemli bir ayrıntıya dikkat çekti: İncelenen uçaklar yalnızca geri dönmeyi başaranlardı. Motorundan, kokpitinden veya başka bir kritik noktasından vurularak düşen uçaklar ise bu incelemenin içinde yer almıyordu. Bu nedenle asıl korunması gereken bölgeler, dönen uçaklarda en fazla hasar görülen yerler değil, neredeyse hiç mermi izi bulunmayan kritik noktalardı. Çünkü bazı uçakların o bölgelerden vurulduktan sonra geri dönememiş olma ihtimali yüksekti. Bugün bu olay, “hayatta kalma yanlılığı” olarak bilinen düşünce hatasının en çarpıcı örneklerinden biri olarak anlatılır. Görünen ve görünmeyen verilerin analiz edilmesini kritize eden bu yaklaşımın sosyal hayatımızda yaşadıklarımıza da bir yansıması var.
Hayatın hemen her alanında, farkında olmadan yalnızca gözümüzün önünde bulunan sonuçlara bakarak yorum yaparız. Başarılı insanları, ayakta kalan şirketleri, çok satan kitapları, yüksek izlenme sayılarına ulaşan videoları veya uzun yıllar devam eden ilişkileri görürüz. Sonra da bu sonuçların arkasındaki ortak özellikleri bulmaya ve bunlardan genel kurallar çıkarmaya çalışırız. Oysa aynı yolu izlediği hâlde başarısız olan, görünürlük kazanamayan veya yarıda kalan sayısız örnek çoğu zaman değerlendirmemizin dışında kalır.
Başarılı girişimcilerin hikâyeleri anlatılırken cesaret, risk alma ve vazgeçmeme gibi özellikler öne çıkarılır. Bu niteliklerin başarıdaki rolü elbette küçümsenemez. Ancak aynı ölçüde cesur davranan, büyük riskler alan ve yıllarca vazgeçmeyen pek çok kişinin neden başarılı olamadığı üzerinde aynı sıklıkta durulmaz. Böylece yalnızca başarılı örneklere bakılarak, belirli davranışların mutlaka başarı getireceği sonucuna varılır. Oysa başarı; doğru zaman, ekonomik koşullar, çevre, fırsatlar, başlangıç imkânları ve şans gibi birçok görünmeyen etkene de bağlı olabilir.
Çoğu dostumla geçmişteki futbol kariyerim hakkında konuşurken benimle aynı dönemde futbol oynayan ve başarılı olmuş futbolcuları örnek gösterirler. Halbuki aynı dönem onlarla beraber forma giymiş ve gerçekten çok başarılı birçok futbolcu bilirim. Ama ne yazık ki hepsi daha yukarılara, göz önüne çıkabilecek bir kariyere sahip olamadılar. Öyleyse başarının anahtarı olabilecek beceri, çalışkanlık ve iş disiplini gibi güçlü özelliklerin dışında başarıya etkiyen başka parametreler de var.
Benzer bir durum sanat ve edebiyat dünyasında da yaşanır. Çok satan bir kitabın dilini, konusunu veya kapak tasarımını inceleyerek başarının formülünü bulduğumuzu düşünebiliriz. Fakat benzer özelliklere sahip olduğu hâlde okuyucuya ulaşamayan yüzlerce kitabı hesaba katmadığımızda vardığımız sonuç eksik kalır. Başarılı bir eserde gördüğümüz her özellik, o başarının nedeni olmayabilir. Bazen yalnızca başarıya ulaşmış eserde bulunduğu için önemli görünür.
Sosyal medya, hayatta kalma yanlılığının en görünür olduğu alanlardan biridir. Milyonlarca kişi tarafından izlenen bir videoya bakıp içeriğin kısa olması, belirli bir müziğin kullanılması veya konuşmacının belli bir üsluba sahip olması nedeniyle başarılı olduğunu düşünebiliriz. Ardından aynı yöntemleri uygulayan binlerce içerik üreticisinin neden benzer sonuçlara ulaşamadığını gözden kaçırırız. Çünkü başarısız içerikler çoğu zaman karşımıza çıkmaz. Algoritmalar bize zaten öne çıkmış olanı gösterir. Böylece yalnızca “hayatta kalan” içerikleri görür ve başarıyı onların özellikleri üzerinden açıklamaya çalışırız.
Hayatta kalma yanlılığı, kişisel gelişim söylemlerinde de güçlü biçimde kendini gösterir. “Ben yaptım, sen de yapabilirsin” cümlesi motive edici olsa da herkesin aynı koşullardan başlamadığını göz ardı edebilir. Bir kişinin yaşadığı zorlukları aşmış olması, aynı yöntemin herkes için aynı sonucu vereceği anlamına gelmez. İnsanların ekonomik şartları, aile desteği, eğitim fırsatları, sağlık durumu ve sosyal çevresi birbirinden farklıdır. Bu farklar dikkate alınmadığında başarı yalnızca kişisel iradeye, başarısızlık ise yeterince çaba göstermemeye bağlanır.
Kariyer ve kişisel gelişim konularında gençlere yol göstermesi için yazdığım yeni kitabıma isim ararken “Başarısızlığın Anahtarı” ismi de seçeneklerimin içindeydi. Sonrasında başarısız birinin tavsiyeleri algısını yaratabileceği için bu seçenekten vazgeçmiştim. Çünkü herkes başarılı olanı kopyalamak ve onun yolundan yürümek ister. Ama başarısız olanın neden başarısız olduğunu derinlemesine incelemez. Yani hayatta kalanlara odaklanan bu yaklaşım insanı başarısızlığın görünmeyen nedenlerinden çok popüler başarının daha çok parlatılmasına yönlendirir. Yani görece gariban bir aileden gelen birinin başarı hikayesi her zaman öndedir. Yola beş parasız çıkıp da bir arpa boyu yol alamadan geri dönen birçok deneyim vardır. Ama o bu başarısız örnekler hep ikinci planda kalır.
İlişkiler konusunda da benzer hatalar yapılır. Uzun yıllardır evli olan çiftlere ilişkilerinin sırrı sorulur ve verdikleri yanıtlar genel geçer doğrular gibi kabul edilir. Oysa aynı yöntemleri deneyen fakat ilişkisini sürdüremeyen çiftlerin deneyimleri çoğu zaman daha az görünürdür. Bir ilişkinin devam etmiş olması, o ilişkinin mutlaka mutlu, sağlıklı veya örnek alınabilir olduğu anlamına da gelmez. Bazen yalnızca devam edenleri gördüğümüz için devamlılığı başarının kanıtı sayarız.
Geçmişe baktığımızda da yalnızca ayakta kalan eserleri, düşünceleri ve insanları görürüz. Bugün klasik olarak kabul ettiğimiz kitaplar, tablolar ve fikirler, zamanın süzgecinden geçerek bize ulaşanlardır. Oysa kendi dönemlerinde benzer biçimde değer gören fakat unutulmuş sayısız eser vardır. Bu nedenle geçmişin yalnızca en güçlü, en şanslı veya en iyi korunmuş örnekler üzerinden değerlendirilmesi, o döneme ilişkin eksik bir tablo oluşturabilir.
Bu düşünce yapısından kurtulmak kolay değildir. Çünkü herkes olayın popüler kısmına odaklıdır. Başarılı olan seçenek her zaman önde gelir. Diğer seçenek ise gözden kaçar. Sıkça futboldan örnek veriyorum. Yakın zamanda Dünya Kupasını izledik. Ülke ligleri de Dünya Kupası arifesinde yeni bitmişti. TV başına geçtiğimizde saçınızı başınızı yolacağınız kalitede kötü futbol oynanan bir dönemde yaşıyoruz. Sadece futbolcular değil hakemlerin de sınıfta kaldığı bu günlerde neden böyle bir kalite erozyonu yaşandığını ayrı bir yazıda tartışırız. Ama benim dikkat çekmek istediğim konu düzgün bir vuruşla yapılan golün dakikalarca ballandırarak anlatılması ve tekrar, tekrar izleyiciye sunulmasıdır. Spor programları da yorumlama başlığı altında benzer yaklaşımları kullanır. “Şöyle muhteşem vurdu, böyle aradan pas attı” vs. Ama bir maç boyunca onlarca yanlış hareket ve başarısız sonuçları ekrandan akar gider. Belki başarılı olan için bu kadar büyüteç altına alınması kadar hataların detaylarına da yoğunlaşsak çok daha kaliteli bir futbol izleyebilirdik.
Bir başarı hikâyesiyle karşılaştığımızda yalnızca “Bunu nasıl başardı?” sorusunu sormak yeterli değildir. Aynı zamanda “Benzer şeyleri yapan fakat başaramayanlara ne oldu?” diye de düşünmek gerekir. Bir yöntemin işe yaradığını gördüğümüzde, o yöntemin kaç kez işe yaramadığını da araştırmalıyız. Görünür sonuçların arkasında hangi görünmeyen örneklerin bulunduğunu sorgulamak, bizi kolay ve yanıltıcı sonuçlardan uzaklaştırır.
Abraham Wald’ın savaş uçaklarıyla ilgili yaklaşımının bugün hâlâ hatırlanmasının nedeni de budur. Wald, yalnızca uçakların üzerindeki deliklere değil, geri dönemeyen uçakların bıraktığı boşluğa bakmıştı. Bazen doğru sonuca ulaşmak için elimizdeki verilere daha dikkatli bakmamız değil, elimizde olmayan verilerin neden olmadığını sorgulamamız gerekir.
Hayatın birçok alanında bize sunulan tablo, yalnızca ayakta kalanların tablosudur. Oysa gerçeği anlayabilmek için yalnızca görünenleri değil, görünmeyenleri; yalnızca kazananları değil, kaybedenleri; yalnızca devam edenleri değil, yarıda kalanları da hesaba katmak gerekir. Çünkü bazen en önemli bilgi, karşımızda duran örneklerde değil, o örneklerin arasında bulunmayanlardadır.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.