BIST 100 14.123,78 %0,06 Altın 6.735,55 ₺/gr %1,02 Bitcoin $64.709 %1,49 Dolar 47,93 ₺ %0,00 Euro 55,55 ₺ %0,02 Sterlin 64,96 ₺ %0,00 Gümüş 98,94 ₺/gr %2,43 Ethereum $1.911,19 %0,27 İsviçre Frangı 59,05 ₺ %0,10 Kanada Doları 34,52 ₺ %0,08 Avustralya Doları 34,03 ₺ %0,08 Japon Yeni 0,00 ₺ %0,00 Suudi Riyali 12,77 ₺ %0,04 BAE Dirhemi 13,05 ₺ %0,03 Rus Rublesi 0,56 ₺ %0,39 Çin Yuanı 7,10 ₺ %0,04
Foto Galeri Video Yazarlar
Anasayfa Makaledetay

Son Kez Olduğunu Bilmeden

Yorumlar

Hayatımızdaki birçok şeyin son kez gerçekleştiğini, o anda fark etmiyoruz.

Çocuğumuzu son kez ne zaman kucağımıza aldık? Anne babamızla son kez ne zaman aynı sofrada bütün aile olarak oturduk? Mahalledeki arkadaşlarımızla son kez hangi akşam sokakta oynadık? Bir iş arkadaşımızla son kahveyi ne zaman içtik? Çok sevdiğimiz bir yere giderken bunun oraya son gidişimiz olduğunu biliyor muyduk?

Hayatın büyük vedalarının çoğunda aslında bir veda töreni yoktur. Bir şey biter, fakat onun bittiğini aylar, hatta yıllar sonra anlarız.

Çocukluğumuzda akşamın geç saatlerine kadar oynadıktan sonra saatin nasıl geçtiğinin farkına varmadık mazeretiyle annemizden af dilerken acaba bir gün böyle umarsızca, saatlerce sokakta oynayamayacağımızı biliyor muyduk? Bir anda ergenlik günleri peşinden meslek seçme kaygılarıyla dolu üniversite hazırlıkları geldi aklıma. O zamanlar çocukluk günlerimizin noktalandığını artık başka bir seviyeye geçtiğimizi fark edememiştik. Tıpkı birkaç hafta önce yazdığım gibi hızlıca giden bir otobüsün penceresinden izliyoruz gelip geçenleri. Herhalde kısa mola saatlerinde durup düşünüyoruz; “Nasıl da güzel bir çocukluk dönemi geçirmişim ben?” diye. Sonra tekrar hayat meşgalesi başladığında mola bitiyor ve yol kenarındaki ağaçların, direklerin geçişi gibi pencereden hayat akıp gidiyor.

En çok çocukluğumun geçtiği İzmir Hatay Caddesinde -şimdilerde İnönü Caddesi- 264 Sokak Erzin Apartmanı ve civarındaki çocukluk günlerimi özlüyorum. Karşımızda Askeri Hastane -şimdilerde Kâtip Çelebi Hastanesi- hemen yanında BP benzin istasyonu ve Şoförler Lokali. Yolun bizden tarafında ise kocaman bir boşluk ve yer yer odun-kömür satanların depoları. Kocaman boş arazide rastgele dökülmüş molozların oluşturduğu tepecikler ve aralarında yağmur sularının birikmesiyle oluşan göletler. Kendi yaptığımız ok ve yayla o birikintilerde yaşayan kocaman kurbağaları avlamaya çalışırdık. Yaylarımız naylon iplerden, oklarımız da ucunda gazoz kapağı olarak kıvırdığımız etkili silahlarımızdı. Çocukluk işe hemen her şeyin etkisinde kalıyor. Bir kurbağa vuramadım ama teldeki duran bir serçeyi vurduğu hatırlıyorum. O da avcılık tecrübemin son oldu. Vurduğum garip serçe geceleri rüyalarıma girdiğinden ok ve yayıma artık veda etmiştim.

70’lerin sonlarında sokaklarda tansiyon hat safhadaydı. Sağcısı, solcusu veya dincisi kesin çizgilerle çizilmiş bir alanda yaşıyorlar ve hüküm sürüyorlardı. Kendi bölgelerinin dışında güvende değildiler. Gece sokaklarda sadece ellerinde boya tenekesi-fırça ile duvarlara yazı yazanlar, pankart asanlar veya diğer siyasi görüştekilere bir saldırı düzenleyecek olanlar kol gezerdi. Çoğu zaman sokağa çıkma yasağı ve polis kontrolleri zaten dışarı çıkmanızı engelliyordu. Artık gece vakti sokaklarda silah sesi bitmez orada da ayrı bir av sürerdi. Bir gün annem balkondan kilim silkerken kilimden adeta bir patlama sesi çıktı. O sırada artık sağcı mı, solcu mu şimdi hatırlamıyorum birkaç genci kovalayan polis, bahsettiğim moloz tepelerinin arasına mevzilenmiş çocuklara doğru rastgele ateş ediyordu. Annemim kilim sesi ile tüm silahlar bizim balkona dönmüştü. Hiç unutmam; bir polisin elinde o zaman Tomson (Thompson) diye adlandırılan otomatik bir tüfek vardı. Bize ateş etseler neden ateş ettiniz diye sorgulanacak bir dönem değildi. Herkesin hayatı pamuk ipliğine bağlı bir süreçti. Bu da herhalde geçmişte kalan ve veda ettiğimize çok da üzülmeyeceğimiz bir andı.

Ama o günler ne kadar kavga-gürültü ve silah sesleri içinde geçse de size özlenecek onlarca şey yazabilirim. Tadına doyulmaz Tariş üzüm şiraların içildiği Ağustos Fuar günleri, Narlıdere Halk Plajlarından denize girdiğimiz, Güzel İzmir’in göç dalgasıyla yağmalanmadığı, şaraphane kavşağındaki tabelasında Nüfüs:656.000 yazdığı günler…

Narlıdere-Kilizman arasında bir yerde annem ve küçük kız kardeşimle Reis ve Pina Plajlarına giderdik. Toplasanız bir futbol sahasının yarısı kadar alanda 50-100 kişi güneşlenir, denize girerdik. O zamanlar yeni yeni ergenliğimi yaşıyorum ve gözlerim sürekli radar gibi etrafı kesiyor. Kim bilir en son olarak oraya ne zaman gittik? Şimdilerde her telefonda bir fotoğraf makinası var. O zaman ancak Almanya’dan amcası gelenin sahip olabildiği bir şeydi fotoğraf makinası. Keşke birkaç kare fotoğrafımız olabilseydi o günlere dair.

Geçmiş kokan hüzünlü anılarda pişmanlık dolu kelimelerle yazar; “Ah o zaman onu son kez gördüğümü bilsem şöyle sıkıca bir sarılırdım”. Kaybedilenin son hali gözünüzün önünden gitmez. Halbuki hayat bir devinim içinde ve birileri gelip birileri gidiyor. Ama buna alışmak çok zor. Bu duruma alışmak değil de zamanın içimizdeki ateşi biraz olsun bastırması diyelim. Her gidiş ardında bir iz bırakıyor. Kimi hatırlanmaya dahi gerek görülmezken kimiyse arkalarında derin izler bırakıyor.

Güzel geçirilmiş zamanlar, özellikle tatiller insanın aklından kolay kolay çıkmaz. Şimdilerde oralara tekrar gidenleri dinlersiniz. Duyduklarınıza üzülürsünüz. Orası artık eskiden gittiğiniz yer gibi değildir. Mesela bir dönem her yaz gittiğimiz Kaş artık bize çok uzak. Gerek mesafe gerekse iş ve hayatın koşuşturması sürekli tatilleri bizlere erteletiyor. Tabii ki buna yıllar içinde oluşan ekonomik tablo da kötü etkidi. Ve süreç içinde Kaş tatillerimiz, Bilal’s Beach günleri en son ne zaman gittiğimizi unutacak kadar eskide kaldı. Şimdi gidemez miyiz? Belki… Ama gitmeyeli araya çok zaman girdi ve hiçbir şey bıraktığımız gibi kalmıyor. Belki de bazı şeyleri bıraktığımız gibi hatırlamak daha doğru.

Çocukların büyümesi, yaşlanan büyülerimiz, anne ve babalar, biten dostluklar, hatta taşınılan evlerden bırakılan işlere kadar her şeyi düşündüğümüzde farkında olmadan ne kadar çok veda yaşadığımızı hissediyoruz.

Her zaman olduğu gibi elimizdeki şeyin değerini kaybetmeden anlayamıyoruz. Bu da hayatın bize öğrettiği acımasız bir tecrübe. Yollardaki Troleybüslerin samimiyeti, çöpleri toplayan file benzer vakumlu çöp arabalarının komikliği, sokak sokak gezen kalaycının triportörünün megafon zırıltısı veya Hatay Caddesinde taze kavrulmuş çerez satan arabanın odun kokan dumanı. Birgün bunları özleyeceğimiz bir anın geleceğini bilmeden yaşadık, hissettik ve bitti. Bugün artık özlemle anıyoruz. Ama onlara veda etmeden önce o anları tekrar doya doya yaşasaymışız…



Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu