İzmir'in Kötü Kaderi
İzmir, yıllardır aynı siyasi anlayış tarafından yönetilen bir şehir. Bu cümleyi kurarken amacım siyasi bir taraf seçmek değil; aksine uzun yıllardır aynı kadroların yönettiği bir kentte artık mazeret değil, sonuç konuşulması gerektiğini hatırlatmak.
Çünkü bir belediyenin başarısı, seçim meydanlarında verdiği vaatlerle değil; vatandaşın musluğundan akan suyla, otobüsün durağa zamanında gelmesiyle, sokakta yürürken hissettiği yaşam kalitesiyle ölçülür.
Bugün İzmir’in en büyük sorunlarından biri su yönetimi. Yaz aylarının gelmesiyle birlikte birçok ilçede saatler süren planlı ya da arıza kaynaklı su kesintileri yaşanıyor. Elbette kuraklık yalnızca İzmir’in problemi değil. Ancak kuraklık yıllardır bilinen bir gerçekken altyapının buna göre planlanmaması, vatandaşın “yine mi su kesildi?” demesine neden oluyor. 1 Eylül itibarıyla bile birçok ilçede saatler sürecek su kesintileri duyuruldu.
Bir diğer kronik mesele ise ulaşım. İzmir’de yaşayan herkes bilir; özellikle iş giriş ve çıkış saatlerinde toplu taşıma artık konfor değil, sabır sınavı hâline geliyor. Metro hatlarının yetersiz kaldığı noktalar, otobüs bekleme süreleri ve aktarma sistemi üzerine yapılan eleştiriler yıllardır değişmeden devam ediyor. Şehrin nüfusu artarken ulaşım altyapısının aynı hızla gelişememesi, günlük yaşamın en büyük yüklerinden biri hâline geldi.
Körfez meselesi ise artık neredeyse İzmir’in kaderi gibi anlatılıyor. Oysa kader değil, yönetim meselesidir. Yaz aylarında yeniden gündeme gelen kötü koku, çevre kirliliği ve deniz ekosistemine ilişkin tartışmalar her yıl aynı şekilde yaşanıyor. “Projeler devam ediyor” açıklamalarını yıllardır duyüyoruz ancak vatandaşın hissettiği değişim aynı hızda değil. Büyük projelerin duyurulması kadar, bunların günlük hayata ne kadar yansıdığı da önemlidir.
Bir başka dikkat çeken konu ise belediyenin öncelikleri. Kültür-sanat etkinlikleri elbette önemlidir; festivaller, konserler ve organizasyonlar bir şehre değer katar. Ancak vatandaş sabah işe giderken otobüse binemiyorsa, akşam evinde su kesintisi yaşıyorsa veya altyapı sorunlarıyla uğraşıyorsa, belediyenin önce temel belediyecilik hizmetlerini eksiksiz sunması beklenir. Kent yönetiminde öncelik sıralaması doğru yapılmadığında, en güzel organizasyonlar bile kamuoyunda karşılık bulmaz.
Son dönemde yaşanan orman ve otluk alan yangınlarında belediye ekiplerinin müdahalesi önemli olsa da, kentin iklim krizine karşı hazırlığı ve yangın riskini azaltacak önleyici çalışmaların yeterliliği de sorgulanıyor. Artık afetlere sadece müdahale eden değil, afetleri öngörerek hazırlık yapan belediyecilik anlayışına ihtiyaç var.
Bütün bunları söylerken şunu da kabul etmek gerekir: İzmir gibi dört buçuk milyona yaklaşan nüfusu olan büyük bir metropolü yönetmek kolay değildir. Ekonomik kriz, merkezi yönetimle yaşanan bütçe tartışmaları ve artan maliyetler belediyelerin elini zorlaştırıyor. Ancak bu gerçekler, yıllardır çözülemeyen kronik sorunları tamamen açıklamaya da yetmiyor.
Demokraside en büyük hata, eleştiriyi düşmanlık sanmaktır. Bir belediyeyi eleştirmek, o şehri sevmemek anlamına gelmez. Tam tersine, insan en çok sevdiği yer için daha fazlasını ister.
İzmir; tarihiyle, kültürüyle ve yaşam tarzıyla Türkiye’nin en özel şehirlerinden biri. Fakat bu potansiyelin gerisinde kalan bir belediyecilik anlayışıyla yetinmek zorunda değil. Vatandaşın beklentisi çok basit: Daha temiz bir körfez, daha sağlam bir altyapı, kesintisiz su, daha planlı ulaşım ve sorunları açıklayan değil çözen bir yerel yönetim.
Çünkü siyaset gelip geçer; ama şehirler, doğru yönetilmediğinde bunun bedelini yıllarca öder.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Levent Peşker
<p>Suça Sürüklenen Çocuklar ve Adaletin İnce Çizgisi</p> <p>Son yıllarda Türkiye’de çocukların karıştığı suç haberlerini çok daha sık görmeye başladık. Sosyal medyada birkaç...
Tüm Yazılarını Gör