Bir Sır Kaç Kişilik Olabilir?
Sır vermek konusunda bir sürü atasözü ve deyim sayabilirim. Nedense bu sözler bize sırlarımızı öncelikle paylaşmamayı, paylaşacaksak güvenilir dostlarla paylaşmamızı öğütler. “Sır verme dostuna o da söyler dostuna…” Gerçekten böyle midir? Siz de bir dostunuzla paylaştığınız sırrınızın dönüp dolaşıp farklı bir şekilde size döndüğüne şahit oldunuz mu?
Aslında paylaştığınız sırrınızın insanların diline düştüğünü görmeniz en azından kiminle paylaştığınızı bildiğinizi esas alırsak o dostunuzu test etmenize de olanak verir. Öyle ya; dostunuzun ağzında bakla ıslanıyor mu? Ama sırrınız ya size geri dönmezse? Sırrınızı bilen insanlar bunu kendi aralarında konuşsalar ve size pek belli etmezlerse…
Bir dostun güvenilir olup olmadığını sırlarımızın başka bir yolla bize geri dönüp dönmemesinden mi anlarız? Yoksa hiç kimsenin o sırrı bildiğini fark etmememizden mi? Belki de herkes sırrımızı artık biliyor ama yüzümüze söyleyemiyorlar. Hatta bir adım daha ileri gidersek; belki de asıl mesele dostlarımızın güvenilir olup olmaması değil, bizim neden sırlarımızı anlatma ihtiyacı duyduğumuzdur. İnsan bazen gerçekten çözüm aradığı için değil, taşıdığı yükü bir başkasına devretmek için konuşuyor. O anda rahatlıyor; fakat artık bilginin kontrolü kendisinde olmuyor. Ne demişler lafın ağızdan çıkana kadar efendisi biziz ama çıktıktan sonra ona mahkûm oluyoruz.
Daha önce konuşmak ve dinlemek konularında yazmıştım. Aslında sır tutma veya paylaşmak da bir nevi beceri meselesi. İtiraf edeyim ben çok fazla konuşurum. Konuşurken bazen istemeden paylaşılmaması gerekenleri de paylaştığımı fark ederim. Bu da beni çok rahatsız eder. Sonrasında kendi kendimi teselli ederim ve dostumun zaten çok güvenilir olduğunu düşünürüm. Sır konusunda ketum davranmak oldum olası pek becerebildiğim bir şey değildi. Ancak 50’li yaşlarımdan sonra yavaş yavaş bu konuda gelişmeye başladım. Öncelikle konuşmaktan çok dinlemeye ağırlık verdim. Kendimi sıkça frenledim ve her geçen gün kendimi, hislerimi, dinleme becerilerimi eğitmeye çalıştım. Ne kadar yol aldım yorumlamak zor ama eskisi gibi olmadığımı da söyleyebilirim.
Sıkça tekrarladığım ‘ketum olmak’ ifadesini biraz açmak lazım. Kısa bir internet araştırması yaptığımda ketum olmak hakkında; sır saklamayı bilmek, ağzı sıkı olmak ve gereğinden fazla konuşmamak demektir tanımına ulaştım. Ketum ifadesi; duygularını ve düşüncelerini herkesle kolayca paylaşmayan, ölçülü ve ihtiyatlı davranan kişiler için kullanılır. Daha derinlemesine incelendiğinde ketum olmayı sadece konuşmayan, sır küpü gibi olma tanımına sığdırmanın haksızlık olacağını anlıyoruz. Ketumiyet susmak değil, gerekli bilgiyi ancak doğru kişiye vermektir. Yani eğer paylaşılacaksa bu bilgiyi doğru kişiyle paylaşmak ketum bir davranış olur. Bu doğru kişi kimdir? Kuşkusuz bunu çabucak seçebilmek kolay olmasa gerek.
Hepimiz günlük hayatın yorucu temposu içinde üzüntüler, hayal kırıklıkları ve türlü problemlerle boğuşuyoruz. Kuşkusuz kendimizle baş başa kaldığımızda etraflıca bir durum değerlendirmesi yapıyoruz. Ama bazen bunları bir dostla paylaşma ihtiyacı da duyuyoruz. Mesela bilinen hikâyede Midas, Frigya Kralı da olsa sırrını yakın hissettiği berberiyle paylaşmak durumunda kalmıştı. Başlığın altındaki eşek kulaklarını gören berber bu haberi mutlaka biriyle paylaşmak ister. Öyle ya koskoca kralın eşek kulakları var. Sonunda dayanamıyor ve bir kuyuya bu sırrı fısıldıyor. Ve sonrasında kuyudan yankılanan ses sazların da yaymasıyla dört bir yana yayılıyor. Kuşkusuz bu hikâyede birçok kıssadan hisse çıkarabiliriz. Kibir ve açgözlülüğün cezasız kalmayacağı, kusurların gizlenerek örtülemeyeceği ve sırların hiçbir zaman gizli kalamayacağı bunlardan öne çıkanlar. Yani anlayacağımız Kral Midas’ın dahi sırrını saklayamamış olduğunu düşünürsek bizim işimiz oldukça zor görünüyor.
Sırlar dostlarla tartışılır. Sonuçta hiçbir zaman tanımadığınız birine özelinizi açmazsınız. Ama dostunuzla karşı karşıya oturup hararetli bir şekilde sırrınızı paylaşıyorsanız -günümüzde- muhtemel yaşayacaklarınızı kısaca öngörmeye çalışalım. Dostunuz eğer gerçekten size değer veren biriyse söylediklerinizi can kulağıyla dinleyecektir. Ve güvenerek verdiğiniz bilgiler – eğer ketum biriyse – onda gizli kalacaktır. Ama günümüz koşullarında durum biraz karışıktır. Böyle bir durum halinde kuvvetle muhtemel yaşayacaklarınızı sıralarsak:
Siz dost bildiğiniz kişiye bir şeyler anlattıkça o lafınızı sürekli keserek kendisinin benzer bir durumda ne kadar sıkıntı yaşadığını anlatmaya başlayacaktır. Öyle ki; bir süre sonra anlatmaktan vazgeçip onun zoraki anlattıklarını dinlemek zorunda kalırsınız. Çünkü kendi dertlerimizi, tasalarımızı hep en üst seviyede görüyoruz ve etrafımızdaki insanların yaşadıklarına odaklı değiliz. Paylaşmaktansa kendi içimizdekini bir an önce dışarı çıkarıp üzerimizdeki yükleri atma telaşındayız. Başkasının derdi, tasası veya sırrı ne yazık ki önceliklerimizden değil.
Bir diğeri siz konuşurken sürekli telefonuna gelen mesajlara yan gözle bakacak, sağdan soldan gelen her dikkat dağıtıcı koşuldan kolayca etkilenecek ve yalandan sizinle ilgileniyor gibi yapacaktır. Arada kendisine konuyla ilgili beklenmedik bir soru sorsanız anlamadığını ve dinlemediğini net olarak anlayabilirsiniz.
Sizi can kulağıyla dinlediğini sandığınız dostunuz aslında şimdiden bu bilgiyi bir başkasına aktarmanın vereceği heyecanı yaşamaktadır. Zaten bir saat sonra sırrınız artık bir sır olmaktan çıkacaktır. Sır tutamıyoruz ve her şeyi herkesle paylaşıyoruz.
Dost bildiğiniz bir başkasıyla sırrınızı paylaşmanız halinde o, konu hakkında ileri-geri yorum yapmak hatta akıl verme hakkını kendinde bulacaktır. Öyle ya; bu sırrı paylaşıyorsanız alacağınız nasihatleri de fazlasıyla hak ediyorsunuz demektir. Bu yorum ve akıl verme hareketi çoğu zaman çizgiyi aşar ama sırrınızı paylaşmakla büyük bir hata yaptığınızdan artık bir şey diyemezsiniz.
Yani özetle sırrınızı paylaşmanız halinde büyük olasılıkla dost bildiğiniz kişi tarafından çok fazla önemsenmeyebilir hatta sırrınız nedeniyle dört bir tarafa afişe olabilirsiniz. Burada önemli olan hangi bilginin kiminle paylaşıldığıdır. Her konu herkesle paylaşılmaz. İşte ketumiyet burada devreye girer. Doğru kişi, doğru bilgi ve bilginin ne amaçla kullanıldığı önemlidir. Kuşkusuz intihar etmeyi düşünen birinin bu düşüncesini ketumiyet bahanesiyle sır olarak kendinde saklamak o kişinin ölümüne göz yummaktır. Halbuki onun iyiliği için bu konuyu gerekli kişilere iletmek, gereksiz kişilerin de konunun detaylarından uzak durmasını sağlayabilmek bana göre ketumiyettir.
Bir de dedikodu kısmı var. Sırlar ifşa olduktan sonra üçüncü şahısların konu hakkında aralarında konuşma durumu... İnsanlık var oldukça dedikodu ve gıybet hep oldu. İki kişi bir araya geldiğinde üçüncü bir kişi hakkında lakırdı, bir şekilde başlayıp en derin mevzulara kadar gidebiliyor. Burada da ketumiyet devreye giriyor. Sizin bulunduğunuz ortamda üçüncü şahıslarla ilgili konuşmalarda -konu hakkında bilginiz olsa dahi- konuya dahil olmamak önemlidir. Sırrın sizde saklı kalması en doğrusudur.
Ben yaşadığım tecrübeler doğrultusunda sırlarımı kendi içimde tutmaya çalışanlardanım. Çünkü hiç kimse sizin sırrınızı sizin kadar önemsemez, değerlerinize sizin kadar bağlı kalmaz. Herhalde bu durumda her zaman olduğu gibi ölçülü olmak en doğru yaklaşımdır.
Sır tutmak, güvenilir bir dost olabilmek, iyi bir dinleyici olmak ciddi bir beceri, üstün ahlaki değerler ve hayata özgün bakış açısı gerektirir.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.