İkinci Önemli Gün
Beni düşündüren bir söz var; “Hayatındaki en önemli iki gün, doğduğun gün ve bunun nedenini anladığın gündür." Acaba kaçımız o ikinci günü yaşadık? Kuşkusuz insan gençliğinde ilgi alanları çok farklı yönlerde olduğundan bu çıkarımı kendi kendine yapamıyor. Bu gayet doğal. İlerleyen yıllarda hayat için bir anlam arayışına girecek kadar kendi ile baş başa kalabilirse bu çıkarımı er ya da geç yapabiliyor.
Kuşkusuz dünyaya gelişimiz bizim inisiyatifimizde değil. Ama bu hayata bir anlam katabilmek tabii ki elimizde. Çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerinde hayatı doyasıya yaşarken hayatın anlamını hiç düşünmedik. O zaman varsa yoksa oyunlar, dersler sonrasında kariyer planları, paralelinde gençlik aşkları, üniversite koşuşturmaları ve hayatın çarklarına takılıp bu dişlilerin arasında çok fazla ezilmeden yoluna devam etme telaşı. Bazılarımız bu çarkların dişlilerinden kolayca kaçınırken bazıları ise bu denli şanslı değildiler. Belki hayallerinde olmadığından belki de şartların etkisiyle daha okul sıralarındayken işe güce kanalize oldular. Bazılarımız üniversite vize, final telaşı yaşarken bazıları kendilerini para kazanma telaşının da baskısıyla acımasız bir hayatın ortasında buldular. Muhtemelen onlar varlıklarının nedenini ve hayatın anlamını birçoğumuzdan önce değerlendirmiştir.
Bir arabesk tınılı şarkıyı dinlerken “Tanrım beni baştan yarat” diye bir mısra duyarsınız. Bu sözler sizde söyleyenin içinde bulunduğu yaşam koşullarını beğenmediğini ve Tanrı’dan yeni bir şans istediğini düşündürür. Veya bir TV dizisinde “Ben bu dünyaya acı çekmeye mi geldim?” tarzında bir ifade duyduğunuzda bunu içselleştirebilirsiniz. Öyle ya, gençlik döneminde her şey bir bambaşka yaşanırken acımasız dünyada karşılaştığınız her güçlükte geçmişte yaşadığınız güzel günlere bir dönme özlemi bulunur. Her güçlükte kendi dünyamıza kapanmak ve yaşananlardan pişmanlık duymak tabii ki bir çözüm değil.
Bugün geriye baktığımda bazı dertlerimin küçüldüğünü görüyorum. Oysa yaşarken ne kadar büyüklerdi. Siz büyüdükçe, yaş aldıkça sorumluluklarınız ve hedefleriniz de değişiyor. Onlar da sizinle büyüyor. Sonunda bir gün bu koşuşturma içinde şöyle bir durup nefeslenmek ihtiyacı duyuyorsunuz ve gerçekten duruyorsunuz. Buna iç sesinizle tartışma veya bir tefekkür hali diyebilirsiniz. İşte o zaman o kritik soruları kendinize soruyorsunuz: “Ben niye varım? Yaşam amacım nedir? Hayatıma anlam veren şeyler nelerdir?”
Bu sorulara tereddüt etmeden cevap verebiliyorsanız zaten farkında olmadan birçok aşamayı geride bırakmışsınız demektir. Ben ancak ellili yaşlarımı geçtiğimde bunları düşünmeye başladım. Zira daha önceleri bu soruyu sormak aklıma bile gelmezdi. Belki de bunları düşünmemiz için hayatın bazı aşamalarını geride bırakmamız ve bazı deneyimler edinmemiz gerekiyormuş. Hayat mücadelesinde dik durabilmek, yaşananlardan ders çıkarmak insanı olgunlaştırıyor. Zamanla neye önem verdiğimizi, neyin bize iyi geldiğini daha açık görebiliyoruz. Bundan sonra koyacağımız hedefler ve yapacağımız seçimler de bu farkındalıkla şekilleniyor.
Bazen insanın kendi ile baş başa kalması için bir neden gerekebilir. Mesela bir anda yalnız kalmak ve etrafında yardım eli uzatanın olmadığını fark etmek… Hayatınıza anlam katabilecek şeyleri bulabilmek çoğu zaman zordur. Yalnızlıktan şikâyet ediyorsunuzdur. Ama belki de farkında olmadan insanları kendinizden uzak tutuyordunuz. Sizin için hayata anlam katmanın yolu belki de ailenizi kucaklamak veya çevrenizdekilerin size biraz daha yaklaşmasına izin vermektir. Bazen de etrafımızdaki ışıltıya öylesine kapılırız ki hayatımıza gerçekten neyin anlam verdiğini göremeyiz. Kimi emek verdiği şeylerin bu emeği ve özeni hak etmediğinin ancak yıllar sonra farkına varacaktır. Kimi ise yıllarca ne uğruna çabaladığını kendine hiç sormamıştır. Yani herkes için hayatına anlam katacak bir motivasyon mutlaka vardır. Ama onu fark etmesi, tanımlaması gerçekten zaman alıyor.
Bir sanatçı düşünün bir ömür boyu sanatını icra etmiş ve hesabını bile yapamayacağı boyutta bir servet kazanmış. Eğer kişi sorumluluk sahibi biriyse ve kazancını doğru olarak yönetebiliyorsa bu serveti ömrünün sonuna kadar harcayamayacaktır. Size böyle birçok kişi sayabilirim. Bu kişilerin servetlerinin bir kısmını tedaviye muhtaç çocuklara, tıbbi araştırmalara veya doğada korunmaya muhtaç canlılara harcaması hem kendi hayatlarına hem de dokunabileceği hayatlara bir anlam katacaktır. Belki onlar da bu kritik kararları alırken hayatın anlam arayışı içindeydiler. Çoğu ikonik kişinin hayatlarına anlam katan şeyleri keşfettikten sonra köklü bir değişime uğradığını görüyoruz. Bazı insanlar imkânlarını başkalarının yararına kullanıyor. Bazılarıysa eserleriyle hiç tanımadıkları insanların hayatına dokunabiliyor.
Aslında konuya kişisel farkındalık ile başlayıp kitlelere yaşama tutunma motivasyonu veren kişilere kadar geldik. Servetiyle kendi hayatına bir anlam katabilmenin yolunu bulan ünlüleri tebrik etmek lazım. Bir de servetiyle olmasa da entelektüel paylaşımlarıyla, eserleriyle insanların hayatına renk veren, insana “Bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” dedirten kahramanlar var. Geçtiğimiz günlerde bir yazımda bahsettiğim Franz Kafka veya Orhan Veli belki yaşarken ciddi bir servet sahibi olamadılar ama eserleriyle birçok kişinin hayatına anlam kattılar. Filozoflar, ressamlar, şairler, bilim adamları, müzisyenler ve daha niceleri… Birçoğunun yaşarken değerleri bilinmedi. Hayatlarımıza ne kadar güçlü dokunuşlar yapacaklarını henüz bilmiyorduk; onlar bu dünyadan gelip geçtiler. Değerlerini ancak yıllar sonra anlayabildik. Yaşarken nasıl bir karşılık bulmuş olurlarsa olsunlar, eserleri bugün bizim hayatımıza anlam katmayı sürdürüyor. Bu noktada yazımla size hayatınızla ilgili o kritik soruyu hatırlatmak istiyorum: “Ben bu dünyada neden varım?”
Yukarıda söylediğim gibi kendinize halen “Ben bu dünyaya çile çekmeye mi geldim?” diyorsanız henüz o kritik soruya doğru bir cevap üretebilecek durumda değilsiniz demektir. Geçen hafta söylediğim gibi bazen büyük resmi görebilmek için biraz uzaklaşmak gerekebiliyor. Şöyle kısa vadeli dertlerden tasalardan uzaklaşıp dingin bir kenara çekildikten sonra bu soruyu tekrar sorun. Eminim doğru bir cevap gelecektir. Kimi için evlatlarını hayal ettiği gibi yetiştirebilmek bir hedeftir. Kimi içinse kazancının bir kısmı ile hayır işlerinde bulunmak, bir yaraya merhem olmak hem kendi hayatına hem de dokunduğu hayatlara anlam katabilir. İmkânı olmayan bir öğrencinin elinden tutup bir meslek sahibi olana kadar yanında olmanın getirebileceği mutluluk, gurur ve duygusal doyum herhalde hiçbir gündelik heyecanın vereceği mutluluk ile karşılaştırılamaz.
Burada biraz da verdikçe çoğalan şeylerden bahsetmek istiyorum. Sevdiğim bir söz var: “Vereni mağrur, alanı da mahcup etmeyen tek şey sevgidir. Ve insan, içindeki sevgisinin ağırlığınca insandır.” Kuşkusuz sevgi verdikçe çoğalan bir olgudur. Ve mutlaka size bir şekilde döner. Bir başkasına yardım eli uzatmak da insana sevginin verdiği hazları verebilir. Ama sevgi gibi uluorta hissettirilmesi uygun olmaz. Yardımlar ancak alanın ve verenin arasında kalması halinde amacına ulaşacaktır. Aynı sözü yardım için “Alanı mahcup, vereni mağrur etmesin” denir. Her ne kadar birisine uzatacağımız yardım eli kendi hayatımıza anlam katsa da bunu gizli tutmak esas olmalıdır.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (1)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Alper Tunga Dost
<div>Alper Tunga Dost, Türk bir romancı, deneme yazarı ve insanlarla çevresindeki dünyayı ömür boyu gözlemleyen bir kişidir. Mühendislik ve su arıtma sektöründe uzun bir...
Tüm Yazılarını Gör