BIST 100 12.899,35 %0,09 Altın 6.740,80 ₺/gr %0,33 Bitcoin $84.134 %0,41 Dolar 49,01 ₺ %0,12 Euro 56,11 ₺ %0,06 Sterlin 65,25 ₺ %0,15 Gümüş 101,18 ₺/gr %0,84 Ethereum $2.685,32 %0,17 İsviçre Frangı 59,19 ₺ %0,06 Kanada Doları 34,66 ₺ %0,09 Avustralya Doları 34,43 ₺ %0,27 Japon Yeni 0,00 ₺ %0,01 Suudi Riyali 13,07 ₺ %0,11 BAE Dirhemi 13,35 ₺ %0,12 Rus Rublesi 0,58 ₺ %1,31 Çin Yuanı 7,29 ₺ %0,01
Foto Galeri Video Yazarlar
Anasayfa Makaledetay

Musluğu Kapatmak Yeter mi?

Yorumlar1

Uzmanlığım olan su konusunda genelde 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde veya 22 Mart Dünya Su Günü’nde yazdığımı fark ettim. Yakın zamanda, küresel iklim krizinin hepimize yaşattığı stres dolu susuzluk günlerinde suyun felsefi ve düşünsel dünyamızdaki yansımalarıyla ilgili bir yazı da yazmıştım. O yazıya alperdost.com.tr’den ulaşabilirsiniz. 

Yazılarımın merkezinde gereksiz su kullanımının altını çizerek sınırlı kaynakların ekonomik kullanımına yönelik görüşlerimi belirtmekteyim. Genel olarak halen aynı düşüncedeyim, değişen bir şey yok. Ama bir yandan da kafamdaki deli sorulara yanıt arama peşindeyim.

Biz suyun ekonomik kullanımı konusunda bir farkındalık yaratmaya çalışırken çevremizde de aynı hassasiyet var mı? Özellikle endüstriyel kullanım miktarları sanayi ile iç içe olmayan bir kişinin inanamayacağı boyutlardadır. Gelin bir termik santralda veya nükleer santralda su sarfiyatının bizim için ne anlama geldiğini anlamaya çalışalım. Mesela Ege Bölgesinde aktif olarak çalışan 650 MW enerji üretim kapasiteli bir termik santralın soğutma amacıyla yılda 10-12 milyon metreküp su sarf ettiği esas alınmaktadır. Bu örnekte, soğutma için kullanılan suyun yer altı veya yüzeysel tatlı su kaynaklarından sağlandığını kabul ediyorum. Bunu bir kenara not alalım. Bu santralın sarfiyatını Ege bölgesinin en büyük ili olan İzmir’in evsel amaçlı su sarfiyatı ile karşılaştırmaya çalışalım. İzmir’in 2025 yıl sonu itibariyle TUİK kayıtlarında nüfusunun 4.504.185 olduğu bilinmektedir. Bu nüfusun harcadığı günlük toplam su miktarını hesap etmek için kişisel su sarfiyatı konusunda bir kabul yapmamız gerekiyor. Bu sarfiyatı toplumun kültür seviyesine, temizlik anlayışına ve benzeri nedenlere bağlayabiliriz. Aynı ülke içinde bile bu değerler ilden ile değişebilir. Küresel veriler bu değerin kişi başına günde 100 litre civarında olduğunu söylüyor. Eldeki veriler ise İzmir’de bu değerin 180-220 litre arasında dolaştığını gösteriyor. Tabii ki pompa istasyonundan yola çıkan 100 litre suyun kaç litresi musluğa kadar ulaşabiliyor? Onu da ayrı tartışmak lazım. Zira altyapı konusunda İzmir ne yazık ki global olarak kötü bir üne sahip. Belediyelerin temiz su konusunda yaşadığı en büyük sorunlardan biri kayıp kaçak maliyetleri olduğundan İzmir bu durumdan fazlaca olumsuz etkileniyor. İZSU kayıtlarına göre bu kayıp kaçak oranının %28,79 olduğu rapor ediliyor. Ben 1986’da İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümüne adımımı attığımda daha ilk derste bu oranın neredeyse yarı yarıya olduğu söylenmişti. En azından 2026’da bu rakamın %30’ların altına inmiş olması da bir ilerlemedir diye düşünüyorum. Uzun yıllar alsa da altyapı konusunda bir miktar yol alındığı görülüyor. Kaldı ki İzmir’in devletten altyapı yatırımları için aldığı pay da ortada.

Sözün özü kişi başına 180 litre esas alırsak her gün bu şehre 810.753 metreküp su gerekmekte olduğu hesap edilebilir. Bu rakam eve ulaşması gereken suyun miktarıdır. Kayıp kaçak oranının %28,79 olduğu hatırlanırsa pompa istasyonunda yola çıkacak su miktarının 1.138.539 metreküp olması gerekiyor. Bu kabullerle, örneğimizdeki tek bir termik santralın soğutma amacıyla yılda kullandığı 12 milyon metreküp su, İzmir’in evsel ihtiyaçları için şebekeye verilmesi gereken yaklaşık 10,5 günlük su miktarına karşılık geliyor. Şu anda ülkemizde 68 adet kömürlü termik santral (1 asfaltit, 47 linyit, 4 taş kömürü ve 16 ithal kömür santrali) bulunmaktadır. Ayrıca ite kaka giden bir de nükleer santral projesi var. Bu durumda varın gelin bu santrallar için toplam su ihtiyacını siz düşünün…

Bana enerji üreticisi dostlarım kızmasın. Termik santraller sadece bir örnek. Bunun yanına tarımsal kullanımları, kâğıt fabrikalarını, gıda ve tekstil fabrikalarını, demir-çelik endüstrisi sarfiyatlarını koyarsanız olayın vahameti biraz daha net olarak ortaya çıkacaktır. Hesaplarımıza golf sahaları, turizm tesisleri, stadyumlar ve havuzlardaki su kullanımını katmadım bile……   

Google haritalarda yıllara bağlı uydu görüntülerine bakarak son 30 yılda ülkemizin güneyden kuzeye doğru çorak bir alana dönüştüğünü görmek için uzman olmak gerekmiyor. Gittikçe çölleşiyoruz. Her geçen yıl uydu görüntülerindeki yeşil bölgeler yerini çorak sarı renkteki bölgelere bırakıyor. Bu gidişle ilkokul, ortaokul ve lise coğrafya bilgilerinin güncellenmesi gerekecek. Birçok göl ve su kaynağı kurudu. Tuz gölü diye bir göl artık haritalardan silinmek üzere... Akşehir, Marmara, Seyfe ve Meke gölleri can çekişiyor. Yeraltı su seviyeleri her geçen gün düşüyor. Konya Ovası’ndaki obrukların nedenlerinden biri de jeolojik yapının yanında suyun etkileri. Bu sorun sadece bizde değil global olarak dünyanın her yerinde etkisini sürdürüyor. Örneğin Meksika’da daha geçtiğimiz günlerde düşen su seviyelerinin yarattığı boşlukların devasa çökmelere neden olduğu bildirilmişti. Yani suyu bilinçsizce yönetmenin bedelini sadece biz değil global olarak herkes ağır bir şekilde ödüyor.

Nüfusumuzun yıllar içindeki trendi de ayrı bir tartışma konusu. Siyasiler yıllarca genç nüfusu arttırmak ve iş gücü sağlayabilmek amacıyla çok çocuklu aile yapısını destekledi. Bunun yanında düzensiz göç ve dönemsel siyasi kararlar ülkenin demografisini ve dolayısıyla nüfusunu ciddi oranda değiştirdi. Son elli yılda ülke nüfusumuz iki katından fazla arttı. 1976 verilerine göre Türkiye’nin nüfusu 40.100.696 kişi iken 2025 sonunda ise 86.092.168 kişiye ulaşan bir nüfustan bahsediyoruz. Bizler evimizde bir veya iki çocuk sahibi olmanın aile ekonomisi ile bağlantısını hesap ededuralım ülkenin sofrasına 50 yılda bir nüfus kadar daha insan eklenmiş durumda. Bu da yine sınırlı kaynakların ekonomik olarak kullanılması politikalarını düşündürüyor.

Amacım sizi rakamlarla sıkmak değil. Bu kadar istatistiki bilgiyi neden anlatıyorum? İşte bu noktada mühendisliğimin bana verdiği sinyaller ve yapılması gerekenlerle ilgili bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Ama yalnızca bireysel tasarruf çağrılarıyla yeterli sonuç alabileceğimize ne kadar inanıyorum? Zaman içinde bunu sorgulamaya başladım.

Bizler gerek yazılı gerekse görsel basında sıkça su kullanımı konusunda insanları bilinçlendirecek yazılar ve paylaşımlar yapıyoruz. Diş fırçalayan bir küçüğün musluğu 30 sn açık bırakmasının etkisinin altını çiziyoruz ve bu konuda onu doğru yönlendirmeye çalışıyoruz. Ama bir yandan insan milyonlarca metreküp suyun hovardaca harcandığını düşündükçe küçüklerimize karşı içten içe vicdan muhasebesi yapmaya başlıyor. Şimdi o çocuk bana dönüp “Ya amca, sanayi tesislerinin her gün plansızca harcadığı milyonlarca metreküp su ne olacak peki?”diye sorsa, nasıl bir cevap verirdim, merak ediyorum. Veya bana soracağı “Siz daha depodan musluğa kadar gelen suyun %30’unu yolda boşa harcıyorken benim diş fırçalarken musluğu kapatmamla kazanacağınız su ne kadar olabilir?” sorusuna cevap vermek isteyen var mı? Şimdi bana yangına su taşıyan karınca örneğini veren olacaktır. Sonuçta her birimiz üzerimize düşeni yapsa tabii ki bir şeyler değişme trendine girebilir. Ama bu durum kişisel değil ülke çapında, politika olarak değişmesi gereken detaylar içeriyor.

Çevresel sorunlar sadece susuzlukla sınırlı değil. Katı atıklar, mikroplastikler, hava kirliliği-emisyonlar, radyoaktif kirlenme hemen şimdi aklıma gelenler. Bu sorunlarla insanlık her geçen gün kendi sonunu hazırlıyor. Gelişmiş ülkelerdeki nüfus artışı düşük gidiyor. Ama az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu oranlar halen çok yüksek. Adaletsiz gelir dağılımı fakir ülkelerin en büyük problemlerinden biri. Sırf bu yüzden daha iyi bir yaşamı hedefleyen milyonlarca insan ölümü bile göze alarak zengin olduğunu düşündükleri ülkelerin sınırlarına yığılıyor. Çevresel sıkıntıların ve adaletsiz gelir dağılımının sonuçları mutlaka bir noktada küresel bir patlamaya sebep olacak. Ağustos ayında İspanya’nın Ceuta kentinde yaşanan göç baskısı ve şiddet olayları bu gerilimin güncel örneklerinden biriydi. Geçtiğimiz yıllarda da Suriyelilerin bize yaşattıkları hepinizin malumu.

Buradan konuyu bağlamaya çalıştığım nokta şu: Yakın gelecekte artık savaşların ülkenin değerli madenleri veya malı mülkü için değil bizzat doğal kaynakları olan temiz su ve gıda için çıkması bekleniyor. Kaynaklarını bilinçsizce tüketen ve eldeki kaynaklara göre orantısız büyüyen az gelişmiş ülkeler kendilerinden daha iyi durumda olan ülkelerin kapısına dayanıyor. Ne yazık ki bu sorunsal dünyanın dengelerini bozabilecek bir boyuta doğru gidiyor.

Bu noktaya kadar sorunları sıraladık. Peki çözümü yok mu? Belki çok beylik bir cevap olacak ama her şeyin başında olduğu gibi bu durumda da eğitimden ve kalkınmadan bahsetmek lazım. Mesela Çin örneğini ele alalım. Yıllarca Çin’in komünist yönetim tarzıyla halkına eziyet ettiği, kimsenin insanca yaşamadığı tarzında haberler okuduk. Bugün özellikle elektronik ve yazılım alanında yaptıkları devrimsel değişimle tüm pazarları tek başına zorlayan bir güce dönüştü. Otomotivde Çinli markalara bakıldığında dünya pazarında %30’luk bir paya sahip olduğu görülüyor. 2030’da bu pazar payının daha da artması bekleniyor. Bu bir tesadüf müdür? Kesinlikle değil. Burada, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkemizin ve Finlandiya’nın kalkınma sürecinde benimsediği eğitim ve üretim odaklı politikalarla bir benzerlik görüyorum. Eğitim ve istihdama önem veren ülke politikalarına öncelik verilmiştir. Kendi teknolojilerini üretmek ve büyük endüstriyel yatırımları gerçekleştirmenin yolu öncelikle eğitimden geçiyor. Burada sadece finansal güç yeterli değil bunun yanında eğitim de önemli. Eğer sadece finansal güç yetseydi petrol zengini Arap ülkeleri de dünyada pay sahibi olabilecek teknolojileri geliştirebilirlerdi.

Sonuçta doğal kaynaklarımızın doğru kullanımını destekleyen politikalar üretilmeli, eğitim programları önceliklerimiz olmalı ve kaynaklarımız orantısında büyümeyi planlayan bir kafa yapısına kavuşmamız gerekiyor. Endüstride ve tarımda daha az su kullanan teknolojilere yönelip doğal kaynaklarımızı maksimum verimlilikle ve en önemlisi sürdürülebilir şekilde kullanmalıyız.

Siz yine de çocuğunuza diş fırçalarken musluğu kapamasını öğütlemeye devam edin. Yakında her bir damla suya ihtiyacımız olabilir…



Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (1)

CEM CİNER 6 saat önce
Elektronik cihazlar kapalı iken LED ışığın yıllık sarfiyatı, prizde takılı bırakılan sarj cihazları , damlayan musluklar , temizlik sırasında acik bırakılan su. Her yıl milyarlarca lira kaybediyoruz. Degindiginiz konu için teşekkür ederim.

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu
Alper Tunga

Alper Tunga Dost

<div>Alper Tunga Dost, Türk bir romancı, deneme yazarı ve insanlarla çevresindeki dünyayı ömür boyu gözlemleyen bir kişidir. Mühendislik ve su arıtma sektöründe uzun bir...

Tüm Yazılarını Gör