İyi Bir Kitap Kendi Okurunu Bulur mu?
Eskiden bir yazarın en büyük mücadelesinin kitabını bitirmek olduğunu sanırdım. Şimdi anlıyorum ki asıl mücadele, kitap tamamlandıktan sonra başlıyor: Onu henüz varlığından haberdar olmayan insanlara ulaştırmak.
Size yaşarken değer bulmamış birçok yazar sayabilirim. Herhalde bu yazar olmanın bir laneti… Mesela Franz Kafka’nın Dava, Şato ve Amerika gibi temel eserleri ölümünden sonra arkadaşı Max Brod tarafından yayımlandı. Üstelik Kafka, yayımlanmamış metinlerinin yakılmasını istemişti. Brod bu isteğe uymayınca Kafka’nın bugün bildiğimiz edebî mirası gün yüzüne çıktı. Ülkemizden de birkaç örnek verebilirim. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar yaşarken akademisyen, şair ve yazar olarak biliniyordu. Fakat Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve günlüklerinin bugünkü ölçüde değer görmesi ölümünden sonra gerçekleşti. Beni bunların içinde en çok Orhan Veli’nin trajik hikayesi yaralar. Henüz 36 yaşındayken, peş peşe gelen talihsizliklerin ardından aramızdan ayrılması beni derinden etkiliyor. Orhan Veli’nin hayatındaki asıl acı ironi belki de şudur: Şiiri saraylardan, soyut güzelliklerden ve ağır sözcüklerden çıkarıp sokağa indiren şairin ölümü de anlatılanlara göre sıradan bir sokakta açılmış çukura düşmesiyle başlayan talihsizliğin ardından geldi. Üstelik bugün Türkçenin en çok okunan şairlerinden biri olmasına rağmen, yaşarken ne ekonomik güvenceye ne de edebiyat dünyasının genel kabulüne kavuşabildi. Şöhretinin ve etkisinin büyüdüğünü kendisi göremedi. Belki de bu yüzden, böylesine dramatik hayatları araştırdığımızda onların hikâyeleri bizi darmadağın ediyor. Böyle birçok yazarın eserleri ancak öldükten yıllar sonra keşfediliyor veya değerlendiriliyor.
Günümüzde bir kitap yazmak, yayımlamak artık ütopik bir iş değil. Siparişle bile kitap yazdıran bir sürü ünlü var. Bazı tanınmış kişilerin yoğun çalışma temposuna rağmen art arda kitap yayımlaması, bu kitapların nasıl ve kim tarafından yazıldığı sorusunu akla getiriyor. Kendi başına azmedip, oturup özgün cümleleriyle yazana bir şey demiyorum da yapay zekaya makale veya kitap yazdıranlar bu işin iyiden iyiye tadını kaçırdılar. Artık cümle yapılarına, paragraflara ve metnin genel ritmine bakarak bir yazının yapay zekâya yazdırılmış olabileceğini çoğu zaman sezebiliyorsunuz. En kötüsü de bu. Yani okuyucuya olan saygının süreç içinde eriyip gitmesi…
Bugün hepimizin bildiği klasiklere veya günümüzün şaheserlerine dört elle sarılmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu gidişle özgün eserlerin, hızla üretilmiş birbirine benzer metinler arasında görünür olması giderek zorlaşıyor.
Gelin, olaya bir de yazarın gözünden bakalım: Bir şeyler yazdığımızda nelerle karşılaştığımızı kısaca anlatmaya çalışayım. Yazım aşaması zaten başlı başına sancılı bir süreç. Ama yazdığınızı varsayalım. Kitap da olsa makale de olsa ürettiğiniz bu özgün eserin ortaya çıktığını o an sadece siz biliyorsunuz. Bir heyecanla eşinizle, dostlarınızla ve yakın akrabalarınızla paylaşıp fikirlerini alıyorsunuz. Hak verirsiniz ki herkes çok iyi bir okuyucu değil. Ve artık her kalitede yazılan yazıya zaman ayırabilmek de ayrı bir külfet. Öyle ya; önce yazarın adına bakıyorsunuz sonra da konuya bir göz atıyorsunuz. İlginizi çekerse birkaç satırına göz gezdiriyor, Bir ara bakarım, diyerek bir kenara bırakıyorsunuz. Veya sosyal medya paylaşımlarında yaptığımız gibi parmağımızla ekranı kaydırıp bir sonraki paylaşıma geçiyoruz. Oysa o birkaç saniyelik kararın arkasında yazarın belki günlerce, aylarca süren emeği görünmeden kalır. Belki gece uykusundan kalkmış, aklına takılan bir paragrafı metnin anlam bütünlüğünü bozduğu kaygısıyla yeniden düzenlemiştir. Belki de sabaha kadar uykusuz kalıp çalışmıştır. Çünkü yarım bırakıp yatmak, uyuyabilmek -en azından benim için- mümkün değildir. Ben yazım esnasında gerçekten sıkıntılı bir süreç yaşarım. Uzun çalışmaların ve defalarca gözden geçirmenin ardından bile metne her yeniden baktığımda daha önce fark etmediğim bir yazım ya da noktalama hatası yakalarım. Bu da yayımlamadan önce ister istemez acaba tam olarak kontrol edebildim mi sorusunu sıkça aklıma getirir. Şimdi içinizde mutlaka, Neden editör yardımı almıyorsun? diyenler olacaktır. Editörlük hizmeti, amatör bir yazarın kısıtlı bütçesi nedeniyle vazgeçmek zorunda kalabildiği kalemlerden biridir. Yazım denetimi, editörlük, kapak tasarımı, sayfa düzeni, kitap boyutu, kâğıt ve baskı türü… Bunların hepsi bütçeyle ilgili kararları beraberinde getiriyor. Sonuçta herkes bir Orhan Pamuk veya Ahmet Ümit değil. Yayınevleri, romantik filmlerde olduğu gibi, Kitabınızı getirin, hemen basalım demiyor. Her kitap beraberinde maddi bir külfeti de göğüslemenizi gerektiriyor. Çalışmalarınıza ticari bir beklentiyle başlamıyorsunuz. Tek amacınız kitabınızın profesyonel bir şekilde raflara, oradan da okurlara ulaşması. Yani meşakkatle yazdığınızı düşündüğünüz eseriniz masanın üzerinde öylece duruyor. Ve yakın çevrenize veya arkadaşlarınıza ulaştınız. Olumlu ya da olumsuz görüşlerini aldınız. Sonra? Sizin kitap yazdığınızı başka kim biliyor? İnsanlara nasıl ulaşacaksınız? İşte en önemli sorun burada başlıyor.
Biraz yapay zekâ konusuna geri dönelim. Eleştirdim ama doğru bir amaçla kullanılırsa yazar için yardımcı olabilecek birçok yönü var. Geçenlerde yazdığım bir hikâyeyi yapay zekaya yüklemiştim. Yazım yanlışlarının yanı sıra, hikâyenin doğal akışıyla çelişen birkaç mantık hatasını da hemen yakaladı. Üstelik metnin üzerinden kontrol amacıyla defalarca geçmiştim. Sözün özü, üretkenliğinize ve yazım kalitenize olumlu katkı sağladığını düşünüyorsanız yapay zekâdan faydalanabilirsiniz.
Elbette meselenin yazarı ilgilendirdiği kadar okuru ilgilendiren bir tarafı da var. Ne sıklıkta okuyoruz? Hangi konular ilgi alanımızda? Gerçekten kendimize okumak için zaman ayırabiliyor muyuz? Her zaman bildik ve popüler yazarları mı takip ederiz? Özgün, farklı konular radarımıza takılır mı?
Yazımın sonuna yaklaşırken başlıkta sorduğum soruyu tekrar edeyim: İyi Bir Kitap Kendi Okurunu Bulur mu? Tarih, bazı değerli eserlerin yıllar sonra da olsa okuruna ulaşabildiğini gösteriyor. Fakat buradan her iyi kitabın mutlaka keşfedileceği sonucunu çıkaramayız. Çünkü hiçbir zaman fark edilmemiş eserlerin hikâyesini bilmiyoruz. İyi bir kitap kendi okurunu kendiliğinden bulmaz; ona ulaşabileceği yolların da açılması gerekir. Asıl mesele, bu eserlerin onları arayan okurlara nasıl ulaşacağıdır. Siz yazıyorsunuz ama bunu kim biliyor? Okurlarınıza nasıl ulaşabilirsiniz? Sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanabiliyor musunuz? Lansmana ayıracak bir bütçeniz var mı? İşte bu etkenler eserinizin onu hakkıyla değerlendirebilecek okurlara ulaşmasında belirleyici oluyor. Ben bu bariyeri kolay bir şekilde aşabildiğimi söyleyemem. Son iki yıldır her hafta köşemde yazıyorum. Ve istatistikleri sürekli takip ediyorum. Yazılarımı düzenli takip eden sınırlı bir çevrem var; bir de yazılarıma zaman zaman tesadüfen rastlayan okurlar… Umarım zamanla daha geniş kitlelere ulaşabilirim. En büyük arzum, verdiğim emeğin ben bu dünyadan ayrılmadan değer bulduğunu görebilmek.
Günümüzde yazmak ve yayımlamak kolaylaştı; fakat gerçekten emek verilmiş bir eserin görünür olması belki de hiç olmadığı kadar zorlaştı. İyi bir kitabın kendi okurunu bulmasını beklemek yerine, ona giden yolları açık tutmak gerekiyor. Ben yazmaya ve o yolları aramaya devam edeceğim. Yalnızca kendi kitaplarımın değil, emek verilmiş bütün iyi eserlerin okuruna zamanında ulaşabilmesi dileğiyle…
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.