Yolculuk mu? Varılacak Hedef mi?
Neredeyse başucu kitabıma dönüşen Simyacı’yı her elime alışımda kendimi yeni bir tartışma konusunun içinde buluyorum. Aslında bu kez buna neden olan bir de şarkı var. Rock müzik dinleyenler U2’yu bilir. En sevdiğim şarkılarından biri olan I Still Haven’t Found What I’m Looking For neredeyse hayata bakışımı yansıtıyor diyebilirim: “Hâlâ aradığım şeyi bulamadım.”
Simyacı ile U2’nun bu şarkısının ortak paydası bana göre arayış. Gerçi Simyacı’nın genç kahramanı Santiago arayışını başarıyla tamamlıyor ama hepimiz onun kadar şanslı mıyız? Ne arıyoruz? Aradığımızı bulabilecek miyiz? Daha da önemlisi, bulmak gerçekten hedef mi, yoksa esas olan aramak mı?
Geçen hafta da yazdığım gibi, yazılarımda insanın anlam arayışından çokça bahsettim. Simyacı da bana bu konuda ilham veren kaynaklardan biri. Köyünden bir hazineyi aramak için yola çıkan Santiago’nun hikâyesini yeniden okurken zihnimde bu kez başka bir soru giderek belirginleşti:
Varılacak hedef mi, yoksa yolculuk mu?
Dedim ya yaş ilerleyince insan dünyada bulunmasının nedenini anlamaya çalışıyor. Hatta geçen haftaki blog yazımı hayatta iki önemli gün üzerine kurmuştum: Doğduğumuz gün ve neden doğduğumuzu anladığımız gün… Bu yazıyı da o yazımın devamı gibi düşündüm.
Hayata gelmemiz tesadüfi midir? Yoksa bir nedeni var mı? Örneğin kuduz aşısını bulan Louis Pasteur’ü düşünün. Bugünden baktığımızda yaşamına güçlü bir anlam kazandırdığını söyleyebiliriz. Bugün milyonlarca insan onun sayesinde bu hastalığa karşı savunma geliştirebilme şansı buldu. Bir de hayatı boyunca kendisine nasıl bir yön vereceğini bulamadan yaşayan milyonları düşünün. İçinden bir bilim adamı, şair, yazar veya düşünce insanı çıkmadan göçüp giden kitleler. Kuşkusuz herkes insanlığa yön verecek bir lidere veya dâhiye dönüşmeli diye bir iddiam yok. Ama insan öncelikle kendi kişisel hedeflerini, gelişimini tamamlasa zaten dolaylı olarak içindeki topluma da bir faydası oluşacaktır. Ama gelgelelim sadece kendine değil yakın veya uzak çevresine ciddi zararı dokunabilecek birçok kişiyi size sayabilirim. Ama bunun da bir nedeni olduğunu düşünenler var. Güzeli güzel yapan çirkinlikler diye düşünülüyor. Sonuçta bir referans noktası olmasa iyi bir şey ne ile karşılaştırılabilirdi ki? İyi, kötü, güzel veya çirkin bizlerin verdiği bazı etiketler. Toplumsal kurallara ve genel geçer kabullere bağlı olarak toplum süreç içinde bu düaliteleri oluşturuyor. Tekrar konumuza dönersek; yaşadığı topluma karşı sorumluluklarını kısmen de olsa yerine getirebilen bir kişi hayatına bir anlam katmış diyebiliriz. Burada tartışılması gereken konu sizin hayatınıza anlam katacağınız konu ne olabilir? Bir öğretmen olarak çocuklara iyiyi, doğruyu, güzeli öğreten bir öğretmen mi? Yoksa doktor olarak insanları sağlığına kavuşturmak mı? Veya bir avukat olup güçsüzlerin savunucusu olmak mı?
Öyleyse hayatın anlamını aramak için yaşlanmayı ve kendi düşüncelerimizle baş başa kaldığımız adeta bir tefekkür halinin gelmesini beklememek lazım. Tıpkı hikayedeki Santiago gibi genç yaşlarda bunun derdine düşmeli. Böylece ilerleyen yıllarda bir pişmanlık yaşanmasının da önüne geçilebilir. Çoğu kişide gözlemlemişsinizdir. Keşke o zaman kararımı öğretmen olmak yönünde kullansaydım diye hayıflanırlar. Veya ben sanatla uğraşacaktım ama ailemden bana memuriyet konusunda baskı vardı. O yüzden hata yapıp istemediğim yönde karar vermişim diye.
Hayatta gideceği yönü erkenden ve doğru olarak seçen için yol çok daha zevkli ve güzelliklerle dolu oluyor. Aksi durumda bu yolculuktaki bilinmezlikler, beklenmedik sürprizler sizi sıkça zor sınavlara tabi tutuyor.
Geçmişe baktığımda geçtiğim yollardaki zorlukların veya güzelliklerin beni gitgide olgunlaştırdığını ve hayatta tecrübe kazanmamı sağladığını görüyorum. Bu da yolculuğuma bir anlam katıyor. İnsan ister istemez serüveninin devamında neler yaşayabileceğini merak ediyor. Durum böyle olunca işte yazımın sormaya çalıştığı esas soru ile karşı karşıya kalıyoruz. Aslında bizi mutlu kılan yolculuğun güzelliği mi yoksa varacağımız hedefin cazibesi mi? Doğruyu söylemek gerekirse varılacak hedef zorlaştıkça yolculukta yaşayacaklarınız daha bir anlam kazanıyor. Yoksa bu denli basit bir yolculuk kimseyi tatmin etmezdi.
Burada hedef olarak ortaya neyi koyduğunuz da ayrı bir tartışma konusu. Bu noktada aklıma uluslararası firmalarda aldığım satış eğitimlerindeki bir detay geldi. Hedefler SMART olmalı derler. Yani spesifik (özgün), measurable (ölçülebilir), achievable (ulaşılabilir), realistic (gerçekçi) ve time-bounded (zamana bağlı) olmalıdır. Tabii ki hayatla ilgili anlam arama hedefini satışta başarılı olmak isteyen bir satıcının SMART hedefine uyarlamak size ilgisiz gelebilir. Gelin aradaki bağlantıyı daha detaylı olarak anlatayım: Herkesin kendine özel yani özgün bir hedefi olmalıdır. Dedim ya; kimi ressam kimiyse bilim adamı olmak isteyebilir. Santiago da hazine metaforu ile hayatının anlamının arayışındaydı. Bu hedef ölçülebilir ve ulaşılabilir olmalı diye tanımlanır. Burada ulaşılabilir için ayrı bir parantez açabilirim. Kuşkusuz bir doktor veya avukat olmak hem gerçekçi hem de ulaşılabilir bir hedef olarak seçilebilir. Ama hayatın anlamını ve neden var olduğumuzu anlamak bir ömür boyu aramamızı gerektireceği için pek de ulaşılabilir gelmiyor. Hatta ömrünü tükettiği halde son nefesini verirken dahi bunu idrak edebileceğimizin bir garantisi yok. Sürecin uzunluğu veya kısalığı ise sizin koyduğunuz hedefe bağlı. Dediğim gibi bir meslekte başarı hedefse nispeten daha kısa sürede ulaşılabiliyor. Ama hedefiniz daha içsel ve felsefiyse bir ömür dahi sürebiliyor.
Şimdi bu satırları yazarken hep istediğim ama bir türlü katılamadığım Doğu Ekspresi Turu aklıma geldi. Konumuz ile garip bir bağlantısı var. Ankara’dan başlayıp Kars’a kadar sürecek ve yol üzerinde birkaç durakta durarak tarihi ve kültürel zenginliklerimizin görülebileceği bu gezi süresince herhalde Ankara’dan çıktığınızda bir an önce Kars’a varalım demezsiniz. Erzincan’ın, Erzurum’un doğal ve kültürel zenginliklerini doya doya gözlemleyebileceğiniz yolculuğunuzu Kars’ın mutfağında ve nihayetinde Ani Harabelerinde taçlandırırsınız. Her bir durağın güzelliklerini ayrı ayrı inceler hatta fotoğraflarsınız. Tren seyahati görece yavaştır ama bu yavaşlık sizi sıkmaz. Hep bir sonraki durağın size yaşatacağı duyguları düşünerek motive olursunuz. Yani özetle amacımız bir an önce Ankara’dan Kars’a ulaşmak değildir. Her bir adımı özümseyip anın tadını çıkararak yolculuğunuzu sürdürür ve sonunda son durağa ulaşırsınız.
Bu örnek ile herhalde benim bakış açımı net bir şekilde iletebildiğimi düşünüyorum. Bana göre varılacak yer veya hedef değil o hedefe yapılacak yolculuktur tadının çıkarılması gereken…
Hedefi küçümsemeyelim; insan nereye gittiğini bilmeden de sonsuza kadar yürüyemez. Ama hedefe gereğinden fazla anlam yüklersek hayatı sürekli erteleriz: “Şunu bitireyim, bunu başarınca, oraya ulaşınca…” derken bir bakarız ki yol boyunca gördüğümüz manzaraları kaçırmışız. Belki de mesele yol ile hedef arasında seçim yapmak değildir. Bir hedefimiz olmalı ki yürüyelim; ama yürürken hayatın zaten başımıza gelmekte olduğunu da unutmamalıyız. Çünkü hayat, varacağımız yerde değil; oraya giderken yaşadıklarımızda saklı olabilir. Belki de U2’nun hâlâ aradığını bulamamış olması bu yüzden o kadar da kötü değildir.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Alper Tunga Dost
Alper Tunga Dost, Türk bir romancı, deneme yazarı ve insanlarla çevresindeki dünyayı ömür boyu gözlemleyen bir kişidir. Mühendislik ve su arıtma sektöründe uzun bir uluslararası...
Tüm Yazılarını Gör