Dünyada Türkiyenin dış politikadaki etkisi...
Dış politikada ülkelerin gerçek ağırlığı yalnızca sahip oldukları askerî güçle veya ekonomik büyüklükleriyle ölçülmez. Bazen asıl mesele, kriz çıktığında telefonların kime açıldığı, hangi ülkenin iki tarafla da konuşabildiği ve masada kimin sözünün dikkate alındığıdır.
Türkiye’nin son yıllardaki dış politika pratiğine bu açıdan bakıldığında dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde Ankara, kendisini yalnızca Batı ittifakının bir üyesi olarak konumlandırmak yerine, NATO üyeliğini korurken Rusya, Ukrayna, Orta Doğu, Afrika, Kafkasya ve Türk dünyasıyla aynı anda ilişki kurabilen daha çok yönlü bir diplomasi yürüttü. Bu yaklaşımın tartışılan tarafları elbette var; ancak ortaya çıkan somut diplomatik kanalların Türkiye’ye belirli bir hareket alanı kazandırdığı da göz ardı edilemez.
Bunun en açık örneği Rusya-Ukrayna savaşı oldu.
Türkiye, Rusya ile Ukrayna arasında doğrudan temasını savaşın farklı aşamalarında koruyabilen ülkelerden biri olarak kaldı. 2022’de İstanbul’da kurulan Karadeniz Tahıl Girişimi, Birleşmiş Milletler ve Türkiye’nin kolaylaştırıcılığında Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin dünya pazarlarına güvenli biçimde taşınmasını sağladı. Girişim kapsamında yaklaşık 33 milyon ton tahılın taşınması, Karadeniz’in yalnızca askerî bir çatışma alanı olmadığını; aynı zamanda küresel gıda güvenliği açısından kritik bir bölge olduğunu bir kez daha gösterdi.
Burada Türkiye açısından önemli olan yalnızca bir anlaşmaya ev sahipliği yapmak değildi. Ankara, savaşın taraflarından biri olmadan savaşın sonuçlarını yönetmeye çalışan bir aktör pozisyonuna yerleşti.
Bu çizgi 2026’da da devam ediyor. Türkiye, Rusya ve Ukrayna arasında yeniden müzakere zemini oluşturmak için temaslarını sürdürüyor ve Karadeniz’de tahıl taşımacılığının güvenli biçimde yeniden tesis edilmesine yönelik bir plan üzerinde çalışıyor.
Karadeniz konusunda bir başka önemli unsur ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi.
Türkiye, 2022’de savaş gemilerinin Türk Boğazlarından geçişine ilişkin Montrö’den kaynaklanan yetkilerini uyguladı. Bu karar, Ankara’nın Karadeniz güvenliğinde sahip olduğu jeostratejik konumu bir kez daha ortaya koydu. Carnegie’nin 2026 tarihli değerlendirmesine göre Türkiye, savaş boyunca bir yandan Ukrayna’ya destek verirken diğer yandan Rusya ile iletişim kanallarını açık tutmaya çalıştı.
Bu, Türkiye’nin coğrafyasının dış politika açısından nasıl bir avantaja dönüşebileceğinin de örneği.
Türkiye ne tamamen Moskova’nın çizgisine oturdu ne de Rusya ile bütün iletişim kanallarını kopardı. Aynı zamanda Ukrayna’nın egemenliği ve toprak bütünlüğüne ilişkin desteğini sürdürdü. Türk diplomasisinin burada izlediği çizgi, kabaca “Ukrayna yanlısı fakat Rusya karşıtı olmayan” bir denge arayışı şeklinde tanımlanıyor.
NATO ilişkilerinde de benzer bir pazarlık ve müzakere anlayışı görüldü.
İsveç’in NATO üyeliği sürecinde Ankara, kendi güvenlik taleplerini üyelik protokolüyle ilişkilendirdi. 2023 Vilnius mutabakatında İsveç’in terörle mücadele mevzuatında değişiklikler yapması, Türkiye’ye yönelik savunma ihracatı kısıtlamalarını kaldırması ve terörle mücadele iş birliğini artırması gibi başlıklar kayda geçti. NATO da Türkiye’nin güvenlik endişelerinin görüşmelerin önemli unsurlarından biri olduğunu açıkça belirtti.
Buradaki temel mesele şuydu:
Türkiye NATO’nun dışında değildi; tam tersine, ittifakın merkezindeydi. Ancak üyeliğini yalnızca “ittifak ne diyorsa onu uygulayan” bir pozisyonda kullanmak yerine kendi güvenlik taleplerini masaya taşıdı.
Bu yaklaşımın 2026’daki karşılığı da Türkiye’nin NATO içindeki konumunda görülebiliyor. Temmuz 2026’da NATO Zirvesi Ankara’da gerçekleştirildi ve zirvenin sonuç bildirisi Ukrayna’nın egemenliği ve toprak bütünlüğüne desteği teyit ederken ittifakın savunma kapasitesinin güçlendirilmesi konusunda yeni hedefler ortaya koydu.
Dolayısıyla Türkiye’nin dış politikadaki önemli özelliklerinden biri, aynı anda hem ittifak üyesi hem de bölgesel güç olma iddiasını sürdürmesi.
Bu kolay bir pozisyon değil.
Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olduğunu savunurken Rusya ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerini de sürdürüyor; Ukrayna’nın yanında dururken Moskova ile konuşabiliyor; NATO içinde güvenlik taleplerini dile getirirken ittifakın operasyonlarına katkıda bulunuyor.
Nitekim Dışişleri Bakanlığı’nın mevcut dış politika çerçevesinde Türkiye kendisini “en doğudaki Avrupalı, en batıdaki Asyalı” olarak tanımlıyor. NATO üyeliği, Avrupa ile ilişkiler, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Türk dünyası aynı diplomatik çerçevenin parçaları olarak ele alınıyor.
Bu noktada Türkiye’nin dış politika iddiasını tek bir cümleyle özetlemek mümkün:
Türkiye, başkalarının kurduğu masalarda sandalye bekleyen değil, kendi coğrafyasındaki masaların kurulmasında rol almaya çalışan bir ülke olmak istiyor.
Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan döneminin dış politika anlayışını savunanların özellikle önem verdiği nokta da bu.
Eleştiriler, tartışmalar ve farklı değerlendirmeler bir yana; Türkiye’nin son yıllarda arabuluculuk, kriz yönetimi ve bölgesel diplomasi alanında üstlendiği roller somut. Dışişleri Bakanlığı da Rusya-Ukrayna görüşmeleri, Karadeniz Tahıl Girişimi, Somali-Etiyopya görüşmeleri ve farklı bölgesel krizlerdeki girişimleri Türkiye’nin arabuluculuk faaliyetleri arasında sıralıyor.
2026 itibarıyla Türkiye’nin önündeki mesele ise bu diplomatik ağırlığın sürdürülebilir hâle getirilmesi. Çünkü güçlü dış politika yalnızca yüksek sesle konuşmak değildir.
Gerektiğinde Washington’la, gerektiğinde Moskova’yla, Kiev’le, Brüksel’le, Bakü’yle, Doha’yla ve bölgedeki diğer aktörlerle aynı anda konuşabilmektir.
Türkiye’nin jeopolitiği zaten ona önemli bir başlangıç avantajı veriyor. Boğazlar, Karadeniz, Akdeniz, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu’nun kesişiminde bulunan bir ülkenin dış politikada tamamen kenarda kalması zaten mümkün değil. Asıl mesele bu coğrafi avantajı diplomatik avantaja çevirebilmek.
Son yıllardaki tabloya bakıldığında Ankara’nın temel stratejilerinden birinin tam olarak bu olduğu görülüyor: İttifaklardan kopmadan özerklik alanı yaratmak, krizlerden tamamen uzak durmadan krizlerin çözümünde rol almak ve Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın stratejik değerini diplomatik güce dönüştürmek. Bu yaklaşımın bütün sonuçları tartışılabilir.
Fakat bir gerçek değişmiyor: Türkiye artık yalnızca kendisini ilgilendiren meselelerde değil, Karadeniz’den Avrupa güvenliğine, tahıl koridorlarından bölgesel arabuluculuk girişimlerine kadar daha geniş bir diplomatik denklemde konuşulan ülkelerden biri. Ve dış politikada bazen en önemli güç, masada kalabilmektir.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (1)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Levent Peşker
<p>Suça Sürüklenen Çocuklar ve Adaletin İnce Çizgisi</p> <p>Son yıllarda Türkiye’de çocukların karıştığı suç haberlerini çok daha sık görmeye başladık. Sosyal medyada birkaç...
Tüm Yazılarını Gör